stres iyi mi kötü mü

Kullanım kolaylığı nedeniyle defalarca stresin kötü olduğuna dair varsayımlar telaffuz edilir. Nitekim, bu öngörüler çoğu zaman da haklıdır. Ancak stres iyi mi kötü mü sorunsalı üzerine biraz pratik edildiğinde, beklenenin çok dışında bir olgu bizleri karşılıyor. Bunun için, mevcut pratiği doğru analiz etmek ve çözüm üretmek konusunda biraz akıl yürütmemiz gerekiyor.

Stres nedir?

Sağlıkta çok fazla telaffuz edilen bir deyim vardır. Atalarımız buna “her şeyin fazlası zarar” dese de, tıpta “zehrin kendisi değil, dozajı önemlidir” denilmekte.

Stres de bu varsayımlar ışığında kendine konum edinebilmiş bir deneyim. Stres varlığı, aslında insanı eğiten bir takım süreçleri de beraberinde getiriyor. Çünkü insan da birçok canlı formu gibi stres ile evrilir ve buna özel bir adaptasyon geliştirir.

Hans Selye’nin General Adaptation Syndrome olarak özetlediği terim, aslında bir sarmalı netleştirmek açısından büyük bir önem arz ediyor. İnsanın dış ve iç uyaranlara karşı edindiği deneyimsel kazanımlar onun başarıya ulaşması konusundaki yegane unsur.

Mesela çok sık sorulan, çocukluk anıları üzerine düşünme pratiği, insanın yaşadığı tecrübeler ve bulunduğu ortam ile başkalaşmasını konu alır. İnsan beyni, çevresinde var olan denklem ile uyumlanır ve ona benzemeye gayret eder. O yüzdendir ki, insana özgü davranışların hepsinin anne veya babanın tekrarı olduğu söylenir.

Stres insanı geliştirir mi?

Stresi sadece bilişsel bir deneyim olarak düşünmemekte fayda var. Stresin fiziksel ve emosyonel katılımları neredeyse aynı. Bunun için sitemizin takipçilerinin büyük kısmının gerçekleştirdiği vücut geliştirme antrenmanlarını konu alalım.

Burada fiziki stresin üst seviyelere çıktığını görebiliyoruz. Kasa yüklenen ağırlık, bir iç stres yaratarak, çeşitli reseptörler aracılığıyla insan beynine “bu mevcut durum benim için yeterli değil, geliştirmemiz gerek” komutunu yansıtmaktadır. Ancak bu denklemin içselleştirildiğinde karıştırılan ve tam da idame edilemeyen bir kısmı var.

Stresin yönetimi ile ilgili en güzel ve anlamlı söz yine Hans Selye tarafından idame edilmiştir.

“Adapting the right attitude can convert a negative stress into a positive one”

Stresi yönettiğimizde, negatif olan yansımalarını pozitife çevirmek mümkün. Bu da teknik olarak bakıldığında kompleks bir deneyimi ortaya çıkarıyor çünkü psikolojik ve metabolik streslerin iç içe geçen ahengi sorunun çözümü aşamasında multidisipliner bir yaklaşımı beraberinde getiriyor.

Stres hayatımı kötü etkiliyor!

Burada suçu doğrudan stresin omuzlarına yüklemek ilk etapta kabul edilebilir bir yaklaşım gibi görülse de, aslında sorunun kendisi stres değil, kendinizsiniz.

Bu ilk etapta zikredildiğinde “nasıl yani, benimle ne alakam var?” şeklinde tepkileri açığa çıkarsa da, suçun sizin omuzlarınızda olduğunu unutmamanız gerekiyor. Neden mi?

Her şeyin fazlası zararlı dedik ya, stres de böyle bir örnekleme sahip. Örneğin gelir kaygısını fazlaca hedefleyip, sürekli bu konu üzerine kanalize olduğunuz bir denklemi kurgulayalım. Bu denklemde sizin başarıya ulaşma şansınız sıfırdan farksızdır. Çünkü bu durumun içsel dinamiğinde çok da verimli çözümler üretmeniz imkansız. Neden mi?

Burada stresi fazlaca göğüslemeniz bize statik yüklenmenin zararları hakkında bildiklerimizi hatırlamamız gerektiğini gösteriyor. Oysa ki, neden bir stres mekaniği çözümü bu denli anlamsız kılsın? Çünkü burada sürekli ve hiçbir kesintiye uğramayan bir stres faktöründen bahsediyoruz ki, bu tahammül seviyesinin üzerinde bir argüman.

Bkz: Kapının önünde duran araba bel ağrısını anlatabilir mi?

Bu anlamda beynin de eğitilebilir ve geliştirilebilir bir cisim olduğunun ayırdına varmak gerekiyor. İşte tıkandığımız nokta da bu. Fiziksel antrenmanlar sırasında nasıl dinlenme periyotları veriyorsak, zihinsel antrenmanlarda da dinlenme periyotları uygulamalıyız. İşte bunun da anahtarı uyku. 8 saatlik önerilen uyku her daim, sizin öğrenme pratiğiniz içerisinde önemli bir yer tutan basamaklardan biri. O yüzden uykusu düzenli olmayan veya sosyal hayat için uykudan feragat eden kimselerin stresten soyutlanması doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

Stres öğrenme problemi yaratır mı?

Ne kadar çalıştıysam, ne kadar yoğunlaştıysam da bir türlü öğrenmeye yaklaşamadım diyenlerin her daim atladığı bir unsur var. Öğrenme süreci ve çabası da bir stres yaratır. Bu stresi doğru yönetmek, öğrenme yaklaşımını da açığa çıkarır.

Stresin doğru dozajlarda tutulduğu safhalarda kortizol hormonu peak yapar ve öğrenme sürecine müdahale eder. Öğrenmenin bir diğer destekleyicisi olan anılar ise öğrenmeyi pekiştirir. Son günlerde çalışan insanların anlamsız şekilde başarılı olduğunu görürsünüz. Bu, onların bilinçli olmasa da stresi optimize standartlarda takip etmelerinden mütevellittir. Yani son güne bırakılan işin yarattığı stres, öğrenme konusundaki tüm duyusal girdilerden maksimal şekilde yararlanmanıza olanak sağlar.

Ancak şikayetler genelde stresin farklı atmosferlerde yaşandığını ve bunun da başka bir işe odaklanma konusunda sıkıntıların belirmesine olanak sağladığı yönünde. Bakıldığında çok da hatalı bir varsayım değil. Ancak bizim yararlı gördüğümüz stres, hiç kuşkusuz konu üzerine odaklanmanıza vesile olan strestir.

Her zaman statik bir yüklenme ve tek bir yön üzerinde yoğunlaşmış, belki de takıntı formu kazanmış, stresin zararlı olduğunu bilmekte fayda var. Tabii ki, tek bir işe odaklanmanın yarattığı avantajlar söz konusu ancak bunun dozajı, başarı kıstasında belirleyici bir unsur. Bu bir cisme etkiyen fiziki kuvvet de olsa, beyne tesir eden dinamik bir unsur da olsa sonuç aynıdır. Statik yüklenme daimi bir başarısızlık sonucu doğurur.

Gözden kaçırma  Ofis çalışanlarında bel ağrısı engelleme

Tam olarak yapılması gereken ne?

Burada bir mantığı anlayıp, icraatin her safhasında kullanmak ve bu argümandan faydalanmak en makulu gözüküyor. Genelde bir alanda başarılı olanların, anlattıkları özel bilgiler her zaman kesin ve mutlak bir sonucu doğurmaz. Çünkü kişi bir başarı öyküsünü anlatırken, farkında olmadığı stres bileşenlerini ve öğrenme eğrisini kontrol edemez. Aktarma konusundaki problem de tam bu sebepten kaynaklanır.

Bkz: Nöroplastisite nedir?

Tecrübenin iş dünyasında, yıl esaslı bir formunun olduğuna katılmıyoruz ancak doğru tecrübe gerçek anlamda kişiyi geliştiren bir olgu.

Özellikle bulunduğu yer ile sürekli etkileşime geçen, çevredeki insanlar ile diyaloglar kuran ve işinin detayları hakkında sorgucu yaklaşan birçok insanın hayatının bir yerlerinde başarıyla tanıştığını kabul etmemiz gerekir.

Odasının saat 4.37’de temizlendiğini, sağdaki lavabonun genelde dolu olduğunu, fotokopi makinesinin arızalandığında nasıl çalışabilir konuma getirileceğini öğrendiğinde bu kazanımların anlamını öğrenmek konusunda yetersiz kalacaktır.

Genelde bir üniversiteden yetişenlerin başarılı olmasını mutlak bir eğitim düzenine bağlarız. Herkes tarafından bilinen ve “iyi” olma statüsünü kazanabilmiş üniversiteler, aslında sadece verdikleri eğitim ile ön planda var olmazlar. Aksine, bu basamağın sadece bir parçasıdır.

Çünkü bir üniversitenin iyi olması, rekabetin yarattığı homojen stres ve ufuk çizginizin ne kadar uzak olduğu ile ilgilidir. Dar bir perspektiften baktığınız hiçbir hayalde, o işi yapmanızın yeterli bir ölçüt olmadığını kabul etmek gerekiyor. Burada yine işler strese ve gözleme dayanıyor. Bir iş dünyasında başarılı olmanın ve çoğu alanda kariyer yapabilmenin yegane unsuru strese bağlı farkındalık.

Şunu iyice anlamamız gerekiyor. Biz bir şeyleri farkında olsak da, olmasak da öğrenmekteyiz. Beyniniz, iletişim kurduğunuz, sürekli çözüm aradığınız konular üzerinde sizden milyonlarca kat fazla çalışır. Burada nöroplastisite dediğimiz, beynin şekillenebilme yetisi, çözüm üretme konusunda size inanılmaz yardımcı olacak.

Stressiz başarılı olunur mu?

Stresin soyutlandığı bir hayat kurgulayalım. Hiçbir yaşam gayesi, hiçbir ekonomik hedef, hiçbir çabanın var olmadığı bir düzen. Mesela Bodrum’da bir yazlıkta, bize ayrılan ömrün sona ermesini beklediğimizi kurgulayalım. Bu insanın başarılı olma olasılığı sizce ne kadar realistik?

Şüphesiz hayır. Burada suçlunun öğrenme veya gelişme isteğindeki yetersizlik olduğunu düşünür ve bu yönde bir sorgulama yaparsak, elimizde kuvvetli argümanlar olur. Ancak bütünüyle baktığınız takdirde eksik olan unsur,

Başarı için öncelikle hedef belirleme ve bu hedef doğrultusunda kafa yormak gerekir. Gladwell‘in öne sürdüğü 10.000 saatten fazla çalışmanın getirdiği sorumluluklar ve öğrenme konusundaki kapasite normları şüphesiz kabul görür vaziyette. Birçok çalışma da bu kadar sık ve yaygın bir tekrar pergelinin çözüm üretme ve işi öğrenme açısından verimli olduğunu gösteriyor. Daha önce 10.000 saat çalışarak, başaramadığınız bir deneyim oldu mu? (Kaynak)

Not; Bu teorinin geçerliliği Princeton Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma ile kuşkuya düştü. 88 farklı alanda katılımcı ile yapılan araştırmada, toplamda değişim %12 olarak bulundu.

İlk etapta çok çalışmanın doğrudan başarı oluşturma konusunda yegane unsur olduğunu öngörsek de, bir başarı elde etmenin kriterleri hem ofis ortamında hem de diğer branşlardaki iş yaşantısında oldukça çok sayıda.

O halde, bir başarı için stresi yönetmeyi nasıl öğrenmeliyiz? İşte burada iş biraz da uzmanlara kalıyor, çünkü doğru zamanda doğru oranda stres yüklenmediği takdirde gelişimde durmanın yanı sıra, “yerinde sayma” pratiğinin de bolca yaşanmasına vesile olacaktır. Stres yaratan mekanizmaları ve çözümleri oluşturmak ve doğru oranda stres yanıtıyla uyarılmak bir hayli önemli ve bizi yaşayan bir canlı olarak tutmak açısından önemli.

İnsan vücudu zaten strese alışık mı?

İnsan vücudunun stres ile mücadele yerine, uyumlu hareket ettiğini bilmek için vücudumuzda karar verme mekanizmasından, kas iskelet sistemine kadar birçok yerde aktif rol üstlenen sempatik ve parasempatik sistem oluşumlarına bakmak yeterlidir.

Bizim stres ile mücadele etmek gibi yanlış bir tavır takındığımız koşullarda, stres daima baskın hale gelecektir. Evet, stres vücudumuza hükmeden soyut bir yapı ancak her şeyden önemlisi stresin yansımalarının ve etkinliğinin ölçütlendirilmesidir.

Çoğu zaman insan, sakinlik ve agresiflik arasında gidip, gelişler yaşar. Bunu Asya’ya ait mistik inanışlardan, Avrupa yerleşkelerindeki otokton halkların felsefelerine kadar geniş bir yelpazede görüyoruz. İnsan iyi ile kötü, sinirli ya da sakin veya her iki zıt kutup her ne ise onun arasında gider, gelir. Bunu irdelemek yerine, adapte olmak ve kendi konfor alanlarımızı yaratmak en akılcı çözüm gibi.

İnsanoğlunun geçmişini unuttuğu ve avcı – toplayıcı bir yapılanmadan, yerleşik hayata geçtiğini aklımızdan çıkarmamak gerekir. İnsan da yüzyıllar önce korkan, yaşamak için dikkatli davranan, birçok hayvan formu için “av” statüsünde olan bir varlıktı ve bu edinsel tavrı asırlar geçse de, çok büyük başkalaşımlara uğramadı. Halen daha insanın temkinli ve çevresel uyaranlara karşı açık duyusal ve kognitif alıcılara sahip olduğunu biliyoruz.

Ancak bu problemler en nihayetinde bir çözüm yaratmak durumundaydı ve bu çözüm de zamanla yüksekten aza indirgenen stres mekanizması ve çözüm üretme dinamiği ile mümkün oldu. Bu açıdan bakıldığında insanın yaradılışı itibariyle, diğer canlılara oranla daha yetenekli bir çözüm üretici olduğunu da atlamamak gerekir.